
"ARDUREKTE YAŞAM"
Gecen sene (2008) yaz tatili için araba ile izine gittim. Elazığ, oturduğum yere tam 4200 km uzak. Sıra ile Almanya, Avusturya, Slovenya, Hırvatistan, Sırbistan, Bulgaristan'ı geçip Türkiye ye vardık. Bu saydığım ülkelerin hiç birinde güvenlik güçleri namluların gölgesinde (Sırplar dâhil) yolculara Pasaport sormadı, arabaları açıp bakmadı. Kontroller de en fazla 5dakika sürdü.Doğrusu iki bin sekiz de köye gitmeyecektim. Tatilin son haftalarınagelmiştik, geri dönüş hazırlıkları falan başlamıştı ki Ap Mexmud Kulekun, (Mahmut Kaya) vefat etiğini duyduk ve cenaze ile köye gittik.Yanımdakilere şaka olsun diye takıldım, aslında bu sene köye gitmeyecektim ama Ap Mehmud bana git diyor, bunun için gidiyorum dedim.
Köyde karşılaştığımız manzara olağan üstü idi. Yol karakol tarafından kapatılmış, üç dört silahlı asker yolu tekerlekli bir demir ile kapatmıştı. Köyün girişinde yukarda saydığım ülkelerin gümrüklerinden daha yoğun ve can sıkıcı bir kontrol vardı.
Yarım saatlik bir bekleyişten sonra, sıra bize geldi, genç ve şapkasız bir asker bizden kimliklerimizi istedi verdik. Askerin kimlikten bir şey anlamadığı her halinden beliydi. Kimliği sağa sola çevirdi ve bana döndü tekrar kimlik istedi. Bende kimlik elinizde dedim. Bunlar kimlik değil dedi. Benim kimliğim budur başka da kimliğim yok dedim.
Kimlikleri geri aldık. Asker ile biraz diyalog geliştirmek istedim. Nereli olduğunu sordum, Hataylı olduğunu söyledi. Asker bu defa arabanın plakasına taktı, plakayı sordu bu harfler ne anlama geliyor dedi? İlk üç harf plakayı veren şehrin kısaltılmışı dedim, geri kalan numara ve harfleri de bilmediğimi belirtim.
Cenazeye yetişmemiz gerektiğini belirtik, neyse bizi saldı. Cenaze törenine katıldık ve akşam karanlık çökmeden eve gittik. Yemek falan geldi, sohbet ediyorduk birden köyün tam karşısında Sersela da projektörlerin yandığını fark ettim. Sordum bunlar da ne dedim? Çünkü orda o zamana kadar herhangi bir ev yada herhangi bir yapı yoktu. Oraya yeni bir karakol kurulduğunu söylediler.
Beli bir müdet sonra birden patlama sesleri gelmeye başladı. Akdağ'a (Qosipe) rast gele top atışları yapıldığını söylediler. Daha sonra sabaha kadar izli mermi ve silah sesleri hiç kesilmedi.
Burada belirtmek istediğim şudur, Ardurek bir Kürt köyüdür. Oraya birileri ne kadar vatan dese'de aslında bunun bir hikâye olduğu açık ve nettir. Hiç bir ulus yâda güç benim dediği dağları ormanları sabahlara kadar havan topları ile dövmez. Bir insan vatanım dediği yeri asla bombalamaz ve ormanlarını yakmaz. Demek ki orası sözde vatandır özde değil. Demek ki sözde vatan da her gece bombalana bilirmiş, ormanları yakıla bilinirmiş.
İnsanı en çok hayrete düşüren şey köylülerin bu durumu çok doğal bir şeymiş gibi anlatmaları idi. Sanki orda bombalanan o dağlar, yanan o Ormanlar onların değil. Dünyanın başka yerinde olsa kıyamet kopar, kamuoyu oluşturulur gösteriler yapılır, dünyanın dikkatleri bu bölgeye çekilir. Çünkü oralar sonuçta köy merasıdır. Köylüler oralarda günlük hayvanlarını otlatıyorlar, odunlarını topluyorlar yani sürekli
orda yaşıyorlar.
Allah göstermesin oralarda patlamayan bir top mermisinin çocukların elinde infilak etmesi yada bilinçli bir biçimde arazide bırakılması nelere mal olacağını düşünmek bile istemiyorum.
Durumu görünce İsmail Beşikçinin (Sosyolog) sözleri geldi aklıma. Kürt insanı namus için, bir avuç toprak için yâda bir keçi için gözünü kırpmadan adam vurur. Ama bu durum karşısında neden bu hale düşmüş? Neden hiç kimse bu durumdan rahatsız olmuyor yâda rahatsızlık duymuyor? Köy de sürekli bir savaş psikolojisi hâkimdir, yâda bilinçli bir şekilde o hava yaratılmak isteniyor.
Aslında bu ilk yazıda size Ardurekın güzelliklerini anlatmak isterdim, köyü insanları, dostlarınızı, çocukluğunuzda gezip dolaştığınız o dağları, suyunda yüzdüğünüz Murat nehrini, Köy çeşmesini, Abdullah'ı, Rıbesleri yâda dut ağaçlarını, dızık suyunu, Üzüm bağlarını, armut ağaçlarını ama realite buna pek uygun değil. Umarım bir gün güzelliklerimizden, bize hayat veren moral kaynaklarımızdan da söz deriz. Ama her şeye rağmen Ardurek de bir gün yaşamak güzeldir.
Sami Kilicaslan
Vechta, 27.04.2009
Yazar ve yazı içeriği hakkında yorum yazmak için aşağıdaki linki tıklayın.