
ELVEDA TENNUR
Arttık son günlerdir eylülün. Selvi boyun eğmiş hazan rüzgârına. Kavak direnmeye çalışsa ne fayda..Uzatmaları oynamak,ta.Yaprakları,yeşilden sarıya,sarıdan kahveye dönmüştür.Estikçe hazan yeli yere düşecekti bir bir .Nerdeyse çıplaklık hakim olmuş Tennur'un doğasına.Ne sosin ,ne asmin ne kekik ,ne reyhan ne de binlerce dağ çiçeği , ne kokuyor ne de varlar.
Bostan da almış nasibini. Bu sonbahar vurgunundan. .Dut yemiş bülbüle dönmüş kuşların çoğu,.Ses yok seda yok.Arada bir serçe yada sığırcık kuşu, bulunduğu yerden hızla gökyüzüne fırlıyor ,bir iki turdan sonra mevsime inat yapraklarını korumaya çalışan büyük meşe topluluğuna pike yapıyordu. Evin köpeği, bahçenin, her hangi bir yerine uzanıp, miskin miskin bakınıyordu. Çifte koştuğumuz Keje, gölgesiz selvinin altıda, önceden depoladığı besini sindirmeye çalışıyordu. Kerge zer toprağı eşeliyor,arkasında yarım dizine yavrusuyla.. Sabahın, gelişinin baş aktörü ekibe eşlik ediyordu. Zafer, kazanmış, bir komutan edasıyla. Wirvaluk,tu ,boron,hechecik kuşlarının sıra kadem bastığı söylene bilirdi.Karıncalar boylarından büyük taneleri taşıyorlardı depolarına. Kısa bir zaman sonra bembeyaz bir örtü hâkim olcaktı TENNUR'A. Zıbıstan gelecekti, yaman esecekti ba.
. Bitmişti artık paizin bolluk bereketi. Gökyüzü de eskisi kadar mavi değil. Kâh gri
Kâh kapkara. Evde de bir telaş. Çocuklar koşuşturuyorlardı sağdan sola, soldan sağa.
Hüs Küllekon'un sesi bozuyor sessizliği. Sonrada, NiyaceRabia'nın sesi.
Lez , lez , lez ma mendin ere kıjyen......!!!!!!!.Demek ki vakit tamamdı.Daha ılık bir yöreye daha kapalı mekanlara yelken açmak vardı. Biz de öyle yaptık. Pırımızı pırtımızı toplayıp vurduk yollara.(gerçi benim pılım pırtım yoktu).Çok kısada olsa anıları, bostanı, buz gibi suyu, görkemli dağları, üşümeye yüz tutmuş ağaçları, bin bir çeşit börtü böceği, asmini, sosini, kekiği, Wirvaluğu, tu yu boronu ,hecheciği ,mecleyi ,
balverenleri, kısaca doğanın vaz geçilmezlerini arkamızda bırakarak, elveda dedik Tennur'a.
MERHABA HERKULYAN
Murat Irmak'ını dik kesen çayın ayırdığı Tennur ile Harkulya'nın benzer tarafları olsa da çok farklı otantizme sahipler. Tennur dağların zambağı. Harkulyan vadinin çiçeği.
Hafif meyilli arazisiyle, sırtını gür meşelik dağlara yaslamış doğusunu Hervare ,şurumel,
kuzeyini Dizürgel, kuzeybatısı Rezzanla çeviril miş küçük bir kaç damdan oluşan daha çok yazlık bir yerleşim alanı HERKULYAN. Buz gibi akan çeşmesiyle ulu ceviz ağaçlarıyla her türlü sebze ve meyvenin yetiştiği , gece ve gündüz su sesinin eksik olmadığı , müthiş bir doğanın egemen olduğu, rüzgarlarının umut estirdiği ,kuşlarının sıtran çığırdığı mağrur ve mahsun duruşuyla ARDUREK'İN incisidir Harkulyannnnn........
Yolculuk sona erip Harkuliyan'a g elişimizle birlikte, bir telaştır başladı. Çünkü bir an önce yerleşmek gerekiyordu. Yerleşme işi bittiğinde telaşın yerini derin bir sessizlik aldı. Herkes yorulmuştu. Sekiz kişilik aileden çıt çıkmıyordu. Sadece köpeğimizin
Arada bir çıkardığı hırıltının dışında. Sakinlik, dinginlik ve sessizlikti hâkim olan.
Yorgunluktan mest olmuş çocukları izliyordum. Onlar değimlidir ki dünyanın her yerinde dil, din, sınıf farkı gözetmeyen. Onlar değil midir ki acıyı bal eyleyen.
Yoksul gecekonduların saka kuşları, villaların kara kartalları, kimileri yaz sıcağına boyun eğmiş göçmen kuşları, balçık tarlalarına dönmüş kaldırım serçeleri aşılmaz dağların gözü pek şahinleri, engin mavi denizlerin albatrosları olsalar da ...
Hepsinin ortak bir dili otak bir sınıfı vardı. -Neydi peki bu ortaklık? TABİKİ OYUN...... Uzun bir dinlenmeden sonra konuşmaya başlamıştık bu ortak dilimizi.
Evimizin önündeki ceviz ağacınınaltında konuşturuyorduk dilimizi. Önce çom çelik .
sonrada bastım, finalde de gudehel.Bazende spontane gelişirdi oyunlarımız.
Ne kavgaya yer olurdu nede bir absürtlüğe. Dostça ve kardeşçe.
Ben Amed'in Sokaklarında da aynı oyunları oynuyordum. Hançepek'in(Gavur Mahallesi'nin)çocukları da . şimdi Harkuliya'nın çocuklar da aynı oyunları paylaşıyorlardı benimle.Bizi ayıran sadece adlarımızdı Hançepekte ,Ahmet ,Mehmet ,Keropi ,Agop ,Anna ,Bella , Mariya , Hülya, Leyla.....Harkuliyanda Hasso HÜSO EYŞO FATE.......
Amette ,Kore(Yahudi mahallesi) ,Hançepek(ermeni mahallesi) ,Hasırlı(Süryani mahallesi)Fatih Paşa(Kürtlerin ve Türklerin mahallesi) çocuklarının hepsinin öğlen yemeği
bir parça ekmek ve onun üzerine sürülmüş biber salçası kaçınılmaz öğün olurdu.
Ardurek'te de süjirik ve nonnnn ....Ne kadar da çok ortak yönlerimiz vardı. İşte Harkulyan' da bir ceviz ağacının altında oynarken , düştü merkezi sinir sistemime
bu düşünceler......Çocuklar ceviz kabuklarını ellerimize sürerek , derilerimizin rengini değişmeye çalışıyorduk.a
Amedde de aynısını yapıyorduk...Tabi ceviz kabuğuyla değil. Kına sürerlerdi ellerimize dini bayramlarda. Kızların iki . erkeklerin bir eline.Harkuliyan ile Rezzan'nın ortasından geçen çayın yönünü değiştirip, mase tutmanın keyfini Dicle'de de yaşardık.Hevsel Bahçesi'nin Haramsu'yun , Benu Senin dırıkleride benzerdi Ardurek'in
böğürtlemlerine.Gecenin karanlığı da aynı şekilde düşerdi Ardurek'in ve Hançepek'in üstüne.Elektrikten yoksun yoksul bir kentin varoşuile yine aynı kaderi taşıyan Harput'un köyünde. Bu ne benzemelerdi Tanrım!!!! ..Yinede Ardurek'te geceler daha parlaktı.Sanki buranın yıldızları ile ayı farklı bir evrenin gök cisimleriydi.Karacadağın zozan , Hamravatın Gözeli suyu ,Harkuliya'nın isimsiz çeşmesinden insanlara yaşam sunan hayat suları. Sanki aynı çeşmenin farklı iki kentine hayat veren tek musluğu....Seni anlata bilmek mümkün mü ey ata toprağı.....
Sürerdik kidiklerimizi , bızınlarımızı üstündeki yaylalara. Kah Hervare kah siyalü
Daldur , Yeğeneder , Şep bizim için oyun alanları , hayvanlarımız için besin tarlaları olurdu. Dağ erikleri ,armutları ,elmaları biz çocukların ekmeğine katık , bızınlarımızın
süt depolarıydı.Sıtranlar söylerdik yaylalarda , oyunlar oynardık yeşil alanlarda....
Dezalar , Emzalar,, Halzalar paylaşırdık her şeyimizi....Ben daha çok alırdım ekmeği ,sebzeyi varsa meyvayı...Çünkü ben konuktum , kentliydim daha da önemlisi GÜNEKEYDİMMM...Çayı keser mase tutardık ..Yaylalarda çoban olur dağları çınlatırdık .Hiç mi korkmazdık kuştan , kurttan , heşten, domuzdan.Ne yılanlar ne akrepler hiç biri yıldırmazdı , biz çocukları.Bayrama gider gibi giderdik yaylalara....Dönüşleri muhteşem olurdu bu küçük çobanların.Sapa sağlam getirmişlerdir , bızınlarını davarlarını..
Artık hak etmişlerdir ,akşamın sıcak nonunu ,,mastı ,şüjüriğü, tereyağlı bulgur pilavını..Akşam ilerleyince karanlık çöker Harukliya'nın üstüne..Yorgunluk biner biz kıjenlerin sırtına.Ayaklarımız ağırmakta,dizlerimiz sızlamaktadır.Şevdir , taridir..Putlar kefliyayiş olmuştur.Ağırlık çökmektedir göz kapaklarına. Nihayet ey ARDUREK çocuklar uyumakta. Derin olur çocukların uykuları. Yorgundurlar. Minicik sırtlarına yüklenmiştir sorumluluklar. Hayvan güder, harman döver, odun sırtlar dağlardan. Bostan sular, ot çeker tarlalardan. Argüt odun yapar, kılaruda,yegeşıkta,leveykabakta,Buğday biçer , tütün toplar.Zamanı yoktur çocukların Ardurekte.Dut silkeler, elma toplar, mışmış,armut sıradadır
.Harman döver, üzüm toplar. Çocuklar, çocuklar, çocuklar. Rüyaları bilinmez. Düşleri asla tozpembe değildir. Başıkabaktır baldırı çıplak. Çoğunlukla aç, bazen yarı tok. Dede toprağında çocuklar.... Ama özverilidir cıvılcıvıldır çocuklar.
Tanyeri ağarmaya başlayınca, derin uykunun yerini tavşan uykusu alır. Çünkü daye ya da bavo seslenecektir. _Varzın kıcen ereye !!!! Varzın boyukmun ma mend eri.!!!
işte Harkulyanda da böyle olmuştu. Hekes gibi bende kalkmıştım uykudan.
Harkulyanda son kahvaltımdır. Ver elini LEWE QEBAX.......Rüzgarın sesiyle , derenin
,sesinin bir birine karıştığı yol boyunca bir kaç köylüyle karşılaşıyoruz. Bu dingin sessizliği
Hüs Küllekon'la , köylülerin selamlaşması bozuyor.
Hal Şemsetti'nin bahçesini tırmanıpLevekavaka vardığımızda öğlen olmuştu. Tam bahçemizin çeperni aşmaya çalışıyordum ki orta aşlı bir kadın beni kucaklayıp gögsüne bastırıp _Boyukmun ,boyukmun diye öpüyordu.Bu kadın benim halam olan EMMA XEC KÜLLEKONDU. Evet bu yüzü tanıyordum ama nerden?
Mehmet Emin TURGUT
10/04/2010
Yazar ve yazı içeriği hakkında yorum yazmak için aşağıdaki linki tıklayın.