ANA SAYFA

Spor Aletleri Hentbol Federasyonu Zayıflama yöntemleri Spor aletleri fiyatları Mide hastalıkları Migren belirtileri böbrek taşları Oyunları oyunu oyna Forex nedir Altın etek kalıpları kırmızı top

Yazarlar

Başkan

Başkan\'dan Yazılar


Eski Başkanlar

Düşünce ve Yazıları


Konuk Yazarlar

Konuk yazarlarımızdan yazılar


İnce Oto Galeri



Doğruluk Mobilya


MEHMET EMİN TURĞUT

Eminturgut.jpg                            BURASI GÖKDERE
Yıl 1964 daha altı yaşındayım, sanırım Eylül ayının ilk günleriydi ilk kez tren yolculuğuna çıkacaktım. Fakat bu ilki yasayacak olan tek kişi ben değildim ablamda benimle birlikte bu heyecanı paylaşacaktı ve bu heyecana köyümüze ilk defa gidecek olmamızda eklenmişti üstelik hiç köy görmemiştik rüyalarımızdan başka, hiç köy duymamıştık masallardan başka hiçbir yerde. Kısacası köyün nasıl bir şey olduğunu bilmiyorduk. Aslında doğduğum mahalle de köyden farksız değildi tabii ben bunu köyümü gördükten sonra anladım.Evdeki hazırlıkları tamamlanmasının ardından hiç tanımadığım yaşlı bir teyze bizi evden aldı.Gecenin ilerlemiş  saatlerinde tahminen 02.00 sularında Diyarbakır garından içeri girdiğimizde yüksek sesiyle ürküten o heybetli trenler heyecanımıza çocukça korkular katmıştı. Aradan gecen biraz zamanın ardından trene attığım ilk adımla birlikte ürken yüreğimin nasıl çarptığını eminim hepiniz yaşamışsınız çocuk ürkekliğinde bir heyecandı bu. Üçüncü mevki bir kompartımana oturmamızın peşi sıra duyulan keskin bir düdük sesiyle harekete geçen tren beni anlamsız bakışlara boğmuştu neydi bu tren? Neden bu kadar sesliydi? Bu sese alışmam çok geç olmadı, gecenin serin karanlığında ve trenin ürkütücü sesleri arasında uykuya dalmıştım. Uyandığımda sabahın ilk ışıkları ağarıyordu ve ben şaşkınlıkla etrafımı seyretmeye başlamıştım. Gördüğüm uçsuz bucaksız ve masmavi su birikintisinin ne olduğunu bilmiyordum bu kadar büyük bir su birikintisinin ne olduğunu anlamaya çalışırken bu güzelliği izlemeye devam ediyordum.  Kenarındaki sandalları, sandalların çevresindeki bembeyaz martıların kanat çırpışlarını izledikçe benim küçük yüreğimde sebepsiz bir çırpınışa girmişti o şehvetli görüntü sırasında geride kalan bütün heyecanları unutup sadece o manzarayı izliyordum. Farklı bir heyecanla. Su sırtını dayadığı dağdan bir parçaymış görünüyordu. Bu farklı bir heyecandı ilk defa görüyordum bunları fakat bu yolculuk sırasında kaç farklı daha ilkleri yaşacağımı bilmiyordum. Tren tüm heybetiyle yoluna devam ediyordu ve bu yol boyunca etrafımı izlerken gözlerim parlıyordu gördüğüm yenilikler karşısında yol boyunca uzanmış ağaçlar, çalılıklar, bahçeler, küçük dereler, ille de belli bir kurala göre dizilmiş telefon direkleri sayesinde... Sabahın erken saatlerinde otlatılmaya çıkartılmış hayvanlar büyüleyiciydi benim için çünkü ilk defa bu kadar çok hayvanı bir arada görüyordum. Koyunlar, kuzular, keçiler, inekler ve su kenarında otlayan ne olduğunu bilmediğim siyah renkleri kocaman hayvanlar... Bu kadar yenilik beni yormuştu açıkçası uykuya dalmıştım o yaşlı teyzenin hadi çocuklar iniyoruz dediğini işitene kadar. Kısa bir süre ablamla bakıştıktan sonra ablam teyzeye burası mı gideceğimiz yer diye sordu? Yaşlı teyze'de: Hayır burası Yolçatı diye cevapladı. Anlamamıştık ne demek istediğini ve o anlamsızlıkla inmiştik trenden. Başka bir trene binmemiz gerektiğini öğrenerek diğer bindiğimizde büyük mavi suyu görememiştim ama hayvan manzaraları aynıydı uzun süren bir yolculuktan sonra Elazığ'a gelmiştik başka bir trene daha binmemiz gerekiyordu.  Biz bu yeni treni beklerken gün öğleni aşmıştı bir şeyler yedik mi yoksa yemedik mi hatırlamıyorum sonunda tren gelmişti ve biz son yolculuğumuz için binmiştik o trene. Yol boyunca yine aynı manzaraları seyrediyorduk artık aynı heyecanı yoktu ama yine de izlemek tek seçenekti bizim için. Gelmemiz gereken yerde indiğimizde sorularımız vardı kafamızda neresiydi bu yer? Küçük tek katlı bir yapı devamında kocaman demir bir köprü önümüz ve arkasında büyüklüğü tartışılmaz dağlar, toprağın görünmediği kadar gür ağaçlar... Ee hani köy? Bu muydu köy sadece küçük bir ev ve ağaçlar mıydı? Biz etrafımıza bakınırken yaşlı teyze tekrar titreyen bir sesle "Çocuklar yolculuk bitti, köye kadar yürüyeceğiz" demesiyle biraz olsun rahatlamıştım... Çünkü kimsesiz bir yerde tek bir yapının içinde zaman geçirmek sıkıcı olurdu diye düşünüyordum. Bu yaşlı teyze Diyarbakır'da oturan fakat bu köylü olan Faika teyzeydi babamın bir yakını olduğu söylenmişti bana ama hala neyimiz olduğunu bilmiyorum... Faika teyze ya da hala ebetteki hala ama biz tanımadığımız için teyze. Teyze ablamın elini tutmuştu başka bir köylüde benim elimi artık o gürültülü tren yolculuğunun yerini anlamadığım bir dildeki sohbet ve bizim ayak seslerimiz almıştı. Hayatı boyunca Diyarbakır'ın düz sokak ve caddelerinde dolaşmış bu iki küçük çocuk için bu dağları tırmanmak kolay olmasa gerekti. Nihayet yolun yarısında çok büyük bir ceviz ağacının altında buz gibi akan suyla karşılaştığımızda yorgunluğumuzu kısmen unutmuştuk. Neredeyse gün bitmek üzereydi köyün bağlarının bulunduğu yolu istemsiz adımlarla aşıp ilk ev görününceye kadar yürüdük. İlk evin önünde durduğumuzda Faika teyzeyle konuşmaya başladılar. Bu da ne? Burada herkes o bilmediğimiz hiç duymadığımız dili konuşuyorlar. Kendi evimize ulaşıncaya kadar bu manzara bu şekilde devam etti ve Faika teyze bizi meraklı köylülere tanıtıyordu. Benim anlamlaştıramadığım konuşmalarda hafızamda kalan ilk sözcük <GÜNEKİİİ> oldu. Köyün evlerini aşıp yeniden köyün dışına kadar yürüyüşümüz devam etti. O yaşlı teyze beni ve ablamı kendinden daha yaşlı bir teyzeye elimizdeki küçük giysi çuvalımızla teslim etti. Böylece yolcuğumuz sona ermişti.  Pirika Tayre bizi tek katlı, tek gözlü küçük bir odadan oluşmuş küçük bir su arkının hemen yanındaki eve götürmüştü. "Leveqebax" denilen, harman dövülen kısmen de, mezarlıkların yer aldığı köye göre daha şirin ve serin bahçelerin çoğunlukta olduğu, genç kızların akşam ineklerden, koyunlardan almaları gereken ürünleri aldığı düz alanın bir bölümündeki bahçede ilk akşamımız başlamıştı. Akşamdı dolayısıyla karanlıktı yaşlı nine bizi öpüyor kokluyor ve bağrına doğru bastırıyordu. Titreyen ellerini saçlarımızın içinde gezdiriyordu kesinlikle içten ve doğal bir resitaldi bu. O nine bizi sevmeye hasret gidermeye devam ederken biz ise aç ve yorgunduk, 150 kilometrelik yolu 8-10 saat arasındaki bir zamanda gelmiştik.(İstasyonla köy arasındaki yol hala aynı rezillikte.)  Biran önce bir şeyler yemek ve hemen uyumak istiyorduk. Nihayet Pirika Tayre tereyağlı sahanda yumurta, pekmez ve yoğurttan oluşan menüyü önümüze koydu. Çatal yoktu kaşığı ise hatırlamıyorum. (Tahta kaşık olabilir belki de!) Kurtlar gibi saldırdık önümüzdekilere akşamın karanlık serinliğinde. İki küçük çocuk daha vardı yanımızda, kuzenlerimiz olan Şerif ve Ramazan Kaya. Karın doyurma işini bitirdikten sonra çocuklarla birbirimize bakıyorduk ama konuşmuyorduk çünkü konuşarak anlaşabileceğimiz bir dilimiz yoktu tek ortak dilimiz evrensel olan oyun diliydi. Tüm dünya çocuklarının ortak dili olan <OYUN> işe yaramıştı, titreyen çıranın ışığı altında bir süre oynamıştık bilmediğimiz dili konuşan ilk defa gördüğümüz kuzenlerimizle. Oyunda bitmişti biz artık aç değil daha yorgun ve daha uykusuzduk ama bunu anlatamıyorduk. Bir süre sonra Pirika Tayre yatak ve yorganları sırtlayarak tek gözlü bu yerin damına çıktı arkasından ben ve kuzenlerim koşturduk, yorulmuştuk çünkü... Ablam neredeydi bilmiyorum büyük ihtimal Pirika tayre onu koynuna yatırmıştı. Bizde damın üzerindeki yataklara sıralanmıştık muhteşem bir gökyüzü ve göz bebeklerimizin içini parlatan binlerce yıldızla karsılaşmıştım. Ay ışığının gölgesi Hüseyin Kullekon ve Mahmut Kullekon'un kavak ağaçlarının arasından sanki bize selam veriyordu.(İkisinide rahmetle anıyorum.)Hafif serin rüzgar küçük damımızın üzerinde akla gelecek her türlü dansı yapıyordu. Eğer ki dans ustaları yaprakların ay ile yaptığı bu dansı izleselerdi belki de dans literatürüne yeni danslar ilave ederlerdi. İnanın ne lambada ne salsa ne de vals ay ile yaprakların dansı kadar ritmik ya da özdeş olamazdı. Bu dansın bu kadar güzel olmasının sebebi Ağustos böceği ve kurbağaların sesleriyle eşlik etmesi, arada erken öten horozun sesinin karışması, uzak ve yakın yerlerden gelen at kişnemeleri, eşek anırmaları ve bilumum büyükbaş hayvanın eşlik ettiği bu muhteşem orkestraydı. Elbette bu orkestranında bir şefi vardı o da hiç kuşkusuz yusufçuk kuşuydu. Tanrım ne geceydi be!
Sırt üstü uzanmış gökyüzünü seyrediyordum kuzenlerim çokta horlamaya başlamışlardı(Şero ve Remo) Gecenin bu kadar güzel ve çekici olacağını hiç tahmin etmezdim arada başımızın arkasındaki salınç ağacının hışırtısı ürkütse de gökyüzü mükemmeldi. Yıldızlar pahabiçilemez parlaklıktaydı sanki elini uzatsan tutacak gibisin milyonlarca ışık hızı uzaklığındaki bu muhteşem parıltılı yıldızları... Ben bu kadar çok yıldızı bir arada hiç görmemiştim, kayan yıldızların öyküsünü o kadar çok dinlemiş ve korkmuştum ki burada da bir yıldızın kaymasını istemiyordum. Ama bulutsuz bir gecede kayan yıldızları sırt üstü uzanarak izlemek çok keyif veriyordu doğrusu. Evimizin önünde akan küçük derenin sesi, gökyüzünün pırlantalarının parıltısı ve o eşsiz müzisyenlerin armonisi Bremen Mızıkacılarından daha etkileyiciydi. Bu kadar büyünün etkisiyle unuttum yine BURASI NERESİYDİ?   EVET!   EVET!   BURASI KÜÇÜK BİR DEREYLE SONSUZ BİR GÖĞÜN HUZUR İÇİNDE BİRLEŞTİĞİ GÖKDEREYDİ  BURASI GÖKDEREYDİ....
                                                                               Devam edecek...

                                                                               Mehmet Emin TURGUT

                                                                                           13.02.2010

Yazar ve yazı içeriği hakkında yorum yazmak için aşağıdaki linki tıklayın. 

http://www.forum.gokdere.org/konuk-yazarlar
                                                                                                         

 

     

Gökdere Köyü web sayfasıdır © 2009.