ANA SAYFA

Spor Aletleri Hentbol Federasyonu Zayıflama yöntemleri Spor aletleri fiyatları Mide hastalıkları Migren belirtileri böbrek taşları Oyunları oyunu oyna Forex nedir Altın etek kalıpları kırmızı top

Yazarlar

Başkan

Başkan\'dan Yazılar


Eski Başkanlar

Düşünce ve Yazıları


Konuk Yazarlar

Konuk yazarlarımızdan yazılar


İnce Oto Galeri



Doğruluk Mobilya


Dr.Selahattin ÇELİK 2

 

KAVİMLERİN ÇÖKÜŞÜ

LUT KAVMİ

 M.Ö 2000-1800'lerde yaşadığı tahmin edilen Lut Kavmi Ölüdeniz (Lut Gölü) in güneydoğusunda, bugünkü Ürdün, Irak ve Filistin toprakları arasında Hicaz, Mısır, Irak ve Suriye'yi birbirine bağlayan yolların kesiştiği bir bölgede yaşamışlardır. Bu kavme gönderilen Hz. Lut, Hz. İbrahim'in yeğenidir. İnsanların doğru yolu bulmaları için ve tecrübe kazanmak amacıyla Suriye, Filistin ve Mısır'ı ziyaret etmek üzere amcası Hz. İbrahim'den ayrılan Hz. Nuh, daha sonra Allah tarafından Lut Kavmine peygamber olarak gönderilmiştir. Kendisiyle bir kan bağı olmasından dolayı Lut Kavmi adı verilen topluluğu ıslah etmek için görevlendirilmiştir.

Kitab-ı Mukaddes'e (Talmut) göre kavmin yaşadığı bölgenin merkezi Ölüdeniz'e yakın yerlerde ya da tamamen yükselen suyun altında kalmış olan Sodom şehridir. Talmut, Sodom'un dışında dört büyük şehirlerinin daha olduğu ve bu şehirlerin arasındaki arazilerin kilometrelerce devam eden büyük bir bahçeyi andırdığını ve seyredenleri büyülediğini anlatır. Günümüzde bu şehirlerin yerleri tam olarak belirgin olmayıp çoğunun Lut Gölü altında kaldığı tahmin edilmektedir.

Bölgelerinde büyük bir refah içerisinde Lut Kavmi'ni bu bolluk ve rahatlık o derece sarhoş etmişti ki apaçık bir küfür ve isyan içerisine dalmış, haddi aşan sapıklıkların hâkim olduğu bir yaşantıya kapılmışlardı. Bu davranışlarıyla Allah'ın gazabıyla gelecek cezayla helak olacaklarını unutmuşlardı.

Allah insanlara elçilerini göndermeden önce onların gurur ve kibirlerini kırmak ve onları mütevazı bir şekilde mesajını kabule hazır hale getirmek için önce birtakım zorluklar ve felaketler gösterir. Kıtlık, hastalık, doğal afetler, ekonomik darboğazlar ve savaşlar bunların başlıcalardır. Bunda amaç insanların güç, kuvvet, zenginlik ve refaha karşı aşırı güven ve bağlılıklarını sarsmaktır. Bu ihtişamın geçici olduğunu, insanların kaderini kontrol eden yüce bir kudretin varlığını, yaşantılarının her an değişebileceğine yol açan sebeplerin meydana gelebileceğini ikaz etmektir. Böylece rabbini bilmeleri ve şükretmeleri için ortam hazırlamaktır. İnsanlar yaşadıkları tüm bu olumsuz şartlardan ders alıp Hakk'a yönelmezlerse bu defa onlara bolluk, refah, huzur, sağlık ve güvenlik bahşeder. Böylece onların çoğu gaflete düşüp şımarır. Allah bilinçleri zayıflar, şükrü bırakıp küfre dalarlar. Kendilerinden öncekilerin düştüğü sıkıntı ve belaları sanki hiç duymamış ve yaşamamış gibi davranırlar.

Bu nankörlük hastalığının günümüzdeki uzantıları da kendilerine entel veya evrimci yakıştırmalarıyla, kendi sahtekârlıklarına tarihi de yalancı şahit olarak göstererek iyi ve kötü olayların hiçbir ahlaki değer olmadan meydana geldiği yalanını uydurmaktadırlar. İyi ve kötü hallerin ahlaki kurallara ve dolayısıyla da Allah'ın kontrolüne bağlı olmayıp tabiatın (doğanın) sebep olduğunu ileri sürerler. Tabi ki sadece kendilerini kandırırlar.

Kendilerine verilen pek çok nimet içinde rahat bir hayat süren Lut Kavmi de haddi aşarak pek çirkin bir ahlaki yaşantı şekli olan homoseksüel yaşam tarzını benimsemiş ve bu çirkefliği içtimai hayatlarında yaygınlaştırmışlardır. Hz. Lut'un davetine aldırmamış, hatta onu çağ dışı ilan edip işlerine karışmamasını, aksi halde onu sürgün edecekleri tehdidini savurarak onunla alay etmeye başlamışlardı.

Onların işlediği bu çirkin ve iğrenç günah bazı sapık ruhlular hariç insanlık tarihi boyunca her toplumda lanetlenmiştir. Sadece eski çağlarda bazı Yunan filozofları ile günümüzde sözde modern dünyanın bazı ülkelerinde ve özellikle de Avrupa'da bazı çevreler bu lanete meşruiyet kazandırma çabaları içerisinde yer almışlardır. Hatta bazı ülkeler bu fiile yasal bir statü kazandırmak için lehinde kanunlar çıkarmışlardır ve eşcinselliğe serbestlik tanımışlardır.

Kadın ve erkeğin temel işlevlerini devre dışı bırakarak insanlığın devamını sağlayan, ailenin temelini dinamitleyen bu sapıklığı devam ettirenler bu eylemleriyle çok sayıda korkunç suçun faili olurlar. Özellikle kendi ruhu, bedeni, zihin yapısı ve ahlak değerleri üzerinde onarımı imkânsız tahribatlar oluştururlar. Diğer insanlara ve tüm âleme karşı görev ve sorumluluklarını yerine getirmeden, sadece cinsi sapıklıklarının esiri olarak ihanet ve vefasızlık suçlarını işlerler. Erkeklerde kadınsı, kadınlarda erkeksi özelliklerin oluşup yerleşmesine sebep olurlar.

Hz. Lut'a inatla direnen ve çirkin sapıklıklarından vazgeçmeyen bu kavmin cezalandırılması öncesinde insan şekline girmiş melekler Lut peygambere misafir olarak gönderilmişlerdir. Kuran'da kapalı bir dil ile ancak hadislerde açık bir şekilde belirtildiği gibi meleklerin genç ve yakışıklı delikanlılar şeklinde gelmesi onu çok üzmüş ve kaygılandırmıştır. Hz. Lut misafirlerini kavminin sapık emellerine terk edemezdi. Onları bu günahkârlardan nasıl koruyacağını düşünüyordu. Meleklerin Hz. Lut'a yakışıklı gençler biçiminde geldiklerinde Hz. Lut'un onların melek olduklarını fark etmediği anlaşılmaktadır. Kavminin nasıl arsız sapık ve mücrim olduğunu bildiğinden dolayı endişeye kapılmasının nedeni budur. Bundan dolayı onlara 'Meşru istekleriniz için işte kızlarım veya kavmin kızları. Onları nikâhlayıp meşru yollardan yaşamınızı devem ettirebilirsiniz' (Hud, 78) diye adeta yalvarmıştı da onlar bunu kabul etmemişlerdi.

Melekler Lut peygambere misafir geldiklerinde Hz. Lut onlara 'Sizler gerçekten tanınmamış kişilersiniz.' Dedi. Onlar ise 'Hayır. Biz sana onların hakkında kuşkuya kapıldıkları şeyle geldik. Sana gerçeği getirdik. Biz şüphesiz doğruyu söyleyenlerdeniz. Hemen aileni gecenin bir bölümünde yola çıkar sen de onların ardından git ve sizden hiçbiriniz arkasına bakmasın. Yalnız karın müstesna. Çünkü o da onlarla işbirliği halindedir. Ve emrolunduğunuz yere gidin.' (Hicr, 61-66) dediler. İlahi adaleti gerçekleştirecek olan bu emir Hz. İbrahim'e kocamış yaşta çocuk müjdesinin verildiği zamana rastlar. (Tefhimul Kuran, C:2, S:413)

Yakışıklı delikanlıların Hz. Lut' misafir geldiklerini duyan şehir halkı sevinçle onun evinde toplandılar ve sapık emellerini gerçekleştirmek için onları (misafirlerini) kendilerine vermesini istediler. Onların bu ahlaksız, sapık tutumları toplum olarak tüm namus duygularını kaybettiklerini göstermektedir. Bu tutumlarını hiç kimseden utanmadan ve açıkça Lut peygambere teklif etmeleri ne derecede zıvanadan çıktıklarının bir göstergesidir. İşin daha kötü tarafı ise bu rezilliklerine o toplulukta hiç kimsenin engel olmamasıdır. Onların kötülükleri sadece bununla kalmıyor Sodom'a yolu düşen yolcular soyuluyor alay ediliyor ve edep dışı hakaretlere uğruyorlardı. Bu çirkinliklere karşı çıkanlar ise şiddete uğruyor sürgün edilmekle tehdit ediliyorlardı.

Hz. Lut'un bütün ısrarlarına rağmen lanetli kavim ona 'Şüphesiz sen aşırı temizlenenlerdensin. Biz sana el âlemin işine karışma dememiş miydik? Bu isteklerinde ısrar edersen seni sürgün edeceğiz. Sen muhakkak biliyorsun ki bizim için senin kızlarında bir hak yoktur ve şüphe yok ki sen bizim ne istediğimizi elbette bilirsin.' (Hud, 79). Lut Kavmi'nin bu cevabı onların ahlaksızlığın en adiliğine düştüklerini arsız bir yüzle dişiler yerine erkekleri isteyebildiklerini açıkça göstermiştir. Temizliğin doğal yolunu bırakıp pisliğin doğal olmayan yolunu seçmeleri, tatminin doğal yollarıyla tüm ilgilerini kesmişlerdir. Bu tür bir ahlak manevi çöküşün belirtisiydi. Bu pisliği bilerek ve inatla sürdüren bu kavim geriye iyi adına hiçbir şey bırakmamış ve ıslah olma umudunu da kaybetmişlerdir. İşte bu kavim tabiri caiz ise artık sözün bittiği noktaya gelmişlerdi. Nihayet akıbet vakti geldi. Belirlenen vakitte sabaha doğru Nuh Kavmi'nin yaşadığı bölgede belki de tarihin en büyük felaketlerinden biri gerçekleşti. Kuran'da 'O yurdun üstünü altına çevirdik ve onun üzerine ateşte pişirilmiş, birbirine birleştirilmiş balçıktan taşlar yağdırdık.' (Hud, 82) diye bahsedilmektedir.

Lut Gölü çevresinde yapılan arkeolojik ve jeolojik araştırmalar Rift Vadisi'nde son derece büyük tektonik bir sarsıntının olduğunu, bu korkunç depremle beraber yerin derinliklerindeki sıvı haldeki kızgın magmanın yine korkunç bir şiddetle yeryüzüne fışkırmasıyla geniş bir alandaki yeryüzü haritasını değiştirmiştir. Karlıova'da KAF (Kuzey Anadolu Fay Hattı) ile kesişen DAF (Doğu Anadolu Fay Hattı) incelendiğinde güneybatıya doğru Murat Vadisi, Hazar Gölü, Kahramanmaraş- Hatay çöküntü alanının sınırlarımız dışında Asi Nehri ile güneye doğru devam ettiği, bu hattın daha güneyde Şeria Nehri Vadisi ve Lut Gölü üzerinden Akabe Körfezi ile Kızıldeniz'e ve oradan da Afrika Kıtası'nın doğusuna doğru uzanan bir bütünlük teşkil ettiği düşünülmektedir.

Yine yapılan araştırmalarda Şeria Nehri'nin yatağını oluşturan 190 kilometrelik mesafe boyunca 180 metrelik bir düşüş yaptığı ortaya çıkmıştır. Bu durum burada bir zamanlar büyük bir depremin yaşandığını gösteren önemli bir delildir. Ayeti Kerime'de geçen 'Üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık.' ifadesi de orada sadece korkunç bir depremin değil, belki de bu depremin etkisiyle yarılan yer kabuğunun derinliklerinden çıkan kızgın magma ve gazların büyük bir patlamayla yükseldiği ve orada yaşayan Lut Kavmi'nin başına yağdığı şeklinde korkunç bir felaket gerçekleşmiştir. Araştırmalar Sidim Vadisi ve Şeria Nehri'nin yukarı kısımlarında günümüzde bile gözlenebilen sönmüş kraterler ve kireç taşları üzerinde geniş lav ve bazalt kütlelerinin varlığını ortaya çıkarmıştır. Lut Gölü'nün doğusundaki bir yarımada görünümündeki çıkıntının sağ kesiminde 400 metrelik bir derinlik ölçüldüğü halde sol kesiminde ise derinliğin 15-20 metreyi geçmediği görülmüştür. Bu durum da çöküntünün boyutu hakkında kaba bir fikir vermektedir.

Büyük felaketin yaşandığı Lut Gölü kıyısında yıkılan şehrin kalıntılarına rastlanmıştır. Kuran-ı Kerim'de 'O şehir gerçekten bir yol üstünde hala durmaktadır.' (Hicr, 76). Hicaz'dan Suriye ve Mısır'a giden yollar üzerinde ve Lut Gölü'nün güneydoğusunda yıkıma uğrayan kavimlerin şehirlerinin kalıntıları mevcuttur. Araştırmacılar gözlemlerinde bu bölge kadar felaketin korkunç izlerini taşıyan farklı ve ıssız bir bölgenin olmadığını belirtirler.

Bu ve buna benzer azaplar insanlık tarihi boyunca haddi aşan ve günahlarında ısrar eden zalim topluluklara hazin bir son olurken, kendilerinden sonra gelenlere önemli bir uyarı niteliği taşımaktadır. Zaman geçtikçe korkunç akıbetleri çabuk unutan bazı günahkâr topluluklar bu azapların sanki kendilerine hiç ulaşmayacağını sanarak haddi aşmaya devam etmiş ve günümüzde de zulümlerine devam etmektedirler. Ancak korkunç felaketlerin geçmişteki azgınları aniden nasıl yakalamışsa her ana kendilerini de yakalayabileceğini unutmamalıdırlar.

Günümüzde bilim ve tekniğin kat ettiği yol insanın yaşamını çok daha kolaylaştırmıştır. Ancak zaman zaman meydana gelen depremler, volkan patlamaları, tsunamiler, bulaşıcı hastalıklar, küresel ısınmanın olumsuz sonuçları, çevre felaketleri gibi olaylar insanlara yapılan belki daha küçük çaptaki ikazlardır. Bu felaketlerin karşısında bilim teknik ve çağdaş medeniyetiyle övünen toplumlar çaresiz kalmaktadırlar.

                   

 

 

AD KAVMİ

                                                                                                                                                          

Ad Kavmi, Arabistan Yarımadası'nın güneyinde, Yemen ile Umman arasında yer alan Ahkaf bölgesinde yaşamışlardır. Ahkaf,  'kum tepeleri' anlamına gelmektedir. Eski bir Arap kavmi olan Ad Kavmi bir zamanlar bu bölgede ihtişamlı bir hayat sürdürmüştür.                                                                               

            Değişik rivayetlerde Ad Kavmi mensuplarının fiziki yapıları bakımından boylu poslu, güçlü kuvvetli bir bünyeye sahip oldukları belirtilmektedir.  Araştırmalarda bu insanların tarihte en gösterişli binalar yaparak sonsuza kadar isimlerini yaşatmak amacıyla büyük anıtlar inşa eden büyük bir medeniyete sahip oldukları ortaya çıkmıştır. Yapılarını yüksek yerlere kuran ve ölümsüzlüklerini göstermeye çalışan Ad Kavmi görkemli sanat yapıları yanında               kendilerine verilen sayısız nimetler içinde oldukça rahat bir hayat sürdürmüşlerdir. Ad Kavmi'nin evlerinin sütunlarının altın ve gümüşten kaplı olması onların ne derecede zengin bir topluluk olduklarını göstermektedir. Ad Kavmi yurdunda yer alan İrem şehri için şehirler içinde benzerinin olmadığı ve ondan 'Sütunlar Şehri İrem' olarak bahsedilmiştir.

             İlk insanların fiziki yapı bakımından günümüz insanlarına nazaran daha uzun boylu, kilolu ve çok daha uzun ömür sürdürdükleri çeşitli kaynaklarda belirtilmiştir. Mesela Hz. Âdem'in 900 yıl, Hz. Nuh'un 1350 yıl yaşadıkları öne sürülmüştür. Ad Kavmi insanlarının da gayet uzun boylu, güçlü ve kuvvetli bir yapıya sahip oldukları belirtilmiştir. Öyle ki bu fiziki yapılarının kendilerini şımarttığı, büyüklük tasladıklarını ve yersiz bir gurur ve kibire kapıldıklarından söz edilir. Bu yapı onları aşırılığa yenilmezlik ve ölümsüzlük gibi beşerin asla ulaşamayacağı boş kuruntulara ve azgınlığa sürüklemiştir.

            Fiziki avantajları yanında Ad Kavmi, siyasi ve ekonomik açılardan da dönemin en büyük güçlerinden biriydi. 'Bağ-ı İrem' denilen muhteşem sarayların süslediği büyük bir şehir dillere destan olmuştur. Kuran-ı Kerim'de: 'Ey Muhammed, rabbinin ülkelerde benzeri yaratılmayan sütunlara (büyük saraylara) sahip İrem şehrinde yaşayan Ad Kavmi'ne ne yaptığını görmedin mi?' (Fecr, 6-8) denilmek suretiyle bu mahiyet belirtilmiştir.

             Ad Kavmi'nin yaşadığı Güney Arabistan genelde kum tepeleriyle kaplı olmasın rağmen, kesintisiz olarak uzanan yeşil ormanlık alanlarla, birbirinden çok farklı çeşitlilikteki meyve ağaçları ve oldukça geniş, verimli topraklarla kaplıydı. Özellikle Mar'ip ve Hadramut şehirleri arasında kalan bölgede yapılan kazılar sonucunda yer altından gün yüzüne çıkarılan büyük ve geniş sulama kanalları ile günün şartlarına göre oldukça modern bir şekilde yapılmış barajlar, bir zamanlar burada sulu tarımın o şartlarda ileri bir teknoloji ile yapıldığının göstergesidir. Birçok Ayet-i Kerime'lerde Ad Kavmi'nin yaşadığı yerlerin pınarlarla ve bahçelerle kaplı yemyeşil alanların göz alabildiğince uzandığı alanlar olarak nitelendirilmesi, buralarda bir zamanlar günümüz şartlarında oldukça farklı, elverişli iklim şartlarının yaşandığını göstermektedir.

            Bazı araştırmacılar bu görkemli medeniyetin yaşandığı Ad Kavmi'nin yurdundan 'Kumların Atlantisi Ubar ve Muhteşem Arap Şehri' olarak bahsetmişlerdir. Bu kadar gösterişli yapılara ve verimli topraklara sahip olan Ad Kavmi'nin, ancak uzaydan görülebilecek kadar büyük bir kum kütlesinin altında kalmış olduğu ortaya çıkarılmıştır.

            Hz. Hud döneminde Ad Kavmi'nin lideri Şeddâd'dır. Bu diktatörün temel hedefi yeryüzündeki bütün insanları kendisine boyun eğdirmektir. Yaptıkları heykeller çevresinde geliştirdiği siyasi yorumlarla, zorbalığı ve kan dökmeyi meşru gösterme gayretinde olmuştur (Şuara, 130; Hud 59). Bu zalim lider Hz. Hud'un tebliğine muhatap olmuş; fakat gerek kendisi gerekse kavmi vahye karşı gelmiş, heykellerine (putlarına) ön planda yer veren mevcut siyasi yapıyı savunmuştur. Nitekim Kuran- Kerim'de 'İşte Ad Kavmi! Onlar Allah'ın ayetlerini bilerek inkâr ettiler, peygamberlerine isyan ettiler. Böylece başları (liderleri) olan her zorbanın emrine uyup gittiler. Onlar bu dünyada da kıyamet gününde de lanet cezasına tabi tutuldular.' (Hud, 59-60) hükmü geçmektedir.

            Heykellere (putlara) tapan Ad Kavmi zorbalıkta ve zulümde de şöhret sahibiydi. Yeryüzünden daha güçlü hiçbir şeyin bulunmadığına inanmışlardı. Kendi içlerinden Hz. Hud'a peygamberlik görevi verildiğinde büyük bir mücadeleye başladılar. Akılları ve bilimsel teorileri zorbaların safında yer almak gerektiğini esas alıyordu. Kuran-ı Kerim'de 'Hani kardeşleri Hud onlara, Allah'tan korkmaz mısınız? Şüphesiz ben size gönderilmiş emin bir peygamberim. Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Sizden buna karşılık hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım âlemlerin rabbinden başkasına ait değildir. Siz her yüksek yerde bir alamet (saray, kule) bina edip eğlenir misiniz? Tutup yakaladığınız vakit, zorbalar gibi yakalar mısınız? Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Size bilip durduğunuz şeylerden (nimetlerde) yardım eden, size davarlar, oğullar, bağlar, ırmaklar ihsan eden Allah'tan sakının. Ben cidden üstünüze gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum.' (Şuara, 124-135).

            Bu tebliğ karşısında Ad Kavmi'nin ileri gelenleri ulusal çıkarlarını bahane ederek iftira kampanyasına başladılar. Kavmin ileri gelenlerinden kâfir bir cemaat de 'Biz seni muhakkak bir beyinsizlik içinde görüyoruz. Seni muhakkak yalancılardan sayıyoruz.' Dedi. Bunun üzerine Hud: 'Ey kavmim, bende hiç beyinsizlik yoktur; fakat ben âlemlerin rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim. Size rabbimin vahyettiklerini tebliğ ediyorum. Ben sizin emin bir hayırhahınızım. Size o korkunç akıbeti haber vermek için içinizden bir kimse vasıtasıyla rabbinizden size bir haber gelmesi tuhafınıza mı gitti? Düşünün ki o sizi Nuh Kavmi'nden sonra hükümdarlar yaptı, size yaratılışta onlardan ziyade boy pos ve kuvvet verdi. O halde Allah'ın nimetlerini unutmayıp hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.' (A'raf, 66-69).

            Şeddâd'ın çevresinde yer alan politik güçler Hz. Hud'un tebliğine engel olabilmek için değişik yöntemlere başvuruyorlardı. Dediler ki: 'sen bize yalnız Allah'a kulluk etmemiz, atalarımızın ibadet etmekte olduklarını bırakmamız için mi geldin? O halde sıddıklardan (doğru sözlülerden) isen bizi tehdit etmekte olduğun şeyi (azabı) getir bize.' (A'raf, 70). Ve dediler ki: 'Ey Hud! Sen bize açık bir mucize getirmedin. Biz de senin sözünle tanrılarımızı (heykellerimizi, putlarımızı) bırakmayız. Senin söylediklerine inanıcılar da değiliz. Bizim tanrılarımızdan bazıları seni fena çarpmış. demekten başka bir şey söylemeyiz.' (Hud, 53-54).

            Hz. Hud'un tebliği karşısında iyiden iyiye hırçınlaşan Ad Kavmi, heykellerinin kendilerini koruyacaklarından oldukça emin görünüyorlardı. Hâkimiyetin kayıtsız şartsız kendilerine ait olduğu iddiasına iman etmişlerdi. Bu hâkimiyetlerini heykellerinin ifade ettiği ideolojileri sayesinde sürdürdüklerini kabul ediyorlardı. Sürekli olarak 'Biz azaba uğratılacak da değiliz.' diyerek kendi kendilerini ikna etme yoluna gidiyorlardı. Hz. Hud'un tebliğini kabul eden müminlere işkence etmekten asla çekinmeyen ve zindanlarda çürütmeyi hedef alan Ad Kavmi alay ederek: 'Haydi tehdit ettiğin azabı getir.' sloganına sarılmıştı. Kısa bir süre sonra azabın belirtileri görüldü. Akarsular kurumaya, yeşillikler sararmaya başladı. Ünlü İrem bağları birer birer yok oluyordu. Kuraklık etrafı kasıp kavuruyordu. O yiğit yapılı, güçlü kuvvetli insanlar bir yudum suya, bir dilim ekmeğe muhtaç hale gelmişlerdi. Bu noktada Hz. Hud yeniden tebliği denedi ve 'eğer şimdi yüz çevirirseniz ne diyeyim. Ben size ne ile gönderilmişsem onu tebliğ ettim. Rabbim sizin yerinize diğer bir kavmi getirir de, ona (Allah-u Teâlâ'ya hiçbir şeyle zarar veremezsiniz. Şüphesiz ki benim rabbim her şeyi koruyandır.' (Hud, 57).

            Ad Kavmi'nin Şeddâd ve çevresinin geliştirdiği ideolojiyle beyni yıkanmıştı. Heykellerinin izinden ayrılmıyorlardı. Belirli bir süre sonra her zaman yağmur getiren bulutların geldiği yönde bir bulut gördüler, sevindiler. Çünkü kuraklığı 'tabiat kanunlarıyla' açıklama adetleri vardı. Bunun 'Allah-u Teâlâ'nın bir ihtarı' olduğunu kabule yanaşmıyorlardı.

            Şimdi hadisenin cereyan ediliş şeklini Kuran-ı Kerim'den öğrenelim: 'Artık onu (azabı) vadilerine doğru gelen bir bulut halinde görmüşlerdi. Dediler ki: Bu bize yağmur verici bir buluttur. Hz. Hud ise: Hayır. dedi. Bu çarçabuk gelmesini talep ettiğiniz (bu hususta beni sıkıştırdığınız) şeydir. Bir rüzgârdır ki, onda elem verici bir azap vardır. O rüzgâr rabbimin emriyle her şeyi helak edecektir.' (Ahkaf, 24-28).

            'Ad Kavmi peygamberleri Hud'u yalanladı. İşte benim azabım ve bundan evvel tehditlerim nice imiş düşünün. Çünkü biz haklarında uğursuz ve uğursuzluğu sürekli bir günde onların üstüne çok gürültülü bir fırtına gönderdik. Öyle bir fırtına ki, insanları sanki onlar köklerinden sökülmüş hurma kütükleriymiş gibi ta temelinden koparıp helake uğratıyordu.' (Kamer, 18-20).

Bu azap sırasında Hz. Hud ve beraberinde bulunan müminlerin durumu ne olmuştu? Bunu da Kuran-ı Kerim şu şekilde belirtiyor: 'Hud'u ve beraberindeki iman edenleri rahmetimizle kurtardık.' (A'raf, 22). İnkârcı Nuh Kavmi tufan sonucu helak edilmişti. Ad Kavmi ise korkunç bir rüzgârla şirkin ve zulmün cezasını bu dünyada gördü.

Ad Kavmi'nin durumu, bütün insanlara büyük bir ibrettir. Politik ve ekonomik güçlerine güvenerek şirki ve zulmü yaymak için gayret sarf eden bütün müstekbirlerin zaferleri geçicidir. Elbette azabın en şiddetlisine şahit olacaklardır. Tarih boyunca azmış, yoldan sapmış toplulukların başına gelen korkunç akıbet onların başına da gelecektir.

 

                                                          

SEMUD KAVMİ

 

 

       Semud Kavmi, MÖ. 4. yüzyılı ile M S. 7. yüzyılı arasında bugünkü Hicaz ve Şam arasında yani Arabistan'ın kuzeybatısında yaşamışlardır. Ad Kavmi'nden sonra Arabistan'ın en çok tanınan ikinci kabilesi olduğu ve Ad Kavmi'yle akrabalıklarının bulunduğu söylenmektedir. Domatha ve Hegra civarında o dönemin Arap kabilelerinden Nebatilerle birleşerek güçlü bir krallık kurmuşlardır.

        Semud Kavmi'nin başkentinin Medain-i Salih (El- Hicr) olduğu, kent harabelerinin ise Medine-Tebük yolu üzerinde ve Medine'nin kuzey batısında yer alan Ula şehri yakınlarında olduğu ortaya çıkmıştır. Kervanlar yolculukları sırasında orada konaklamayı yasaklamışlardır. İbni Batuta hicri 8. yüzyılda Mekke'ye giderken oraya uğradığını ve kızıl dağlara oyulmuş Semud evlerini gördüğünü, resimlerin çok parlak olduğunu, sanki çok kısa bir süre önce boyandığını ve evlerin içinde o gün dahi çürümüş insan iskeletlerinin bulunduğunda bahsetmiştir. El-Ula hala bol su kaynakları ve bahçeleri bulunan yeşil ve verimli bir vadi iken, El-Hicr terk edilmiş bir görünümdedir. Buradan zayıf insanlar, birkaç yeşillik ve içlerinden biri Hz. Salih'in devesinin su içtiği söylenen kuyu olmak üzere birkaç tane de kuyu vardır. Şimdi kuru olan bu kuyu, Türkler zamanında terk edilmiş askeri bir karargâhın içinde kalmaktadır. Bu yöreye girip de El-Ula'ya yaklaştığımızda sanki şiddetli bir depremle baştan aşağı parça parça olmuş görünümü veren tepelerle karşılaşılmaktadır. Aynı tip tepeleri doğuya, El-Ula'dan Hayber'e yaklaşık 90 mil ve Ürdün işlerinde kuzeye 30-40 mil kadar giderken de görülmektedir. Demek ki, uzunluğu 30-40 mil, genişliği 100 mil uzanan (300-400x100mil kare) genişliğinde bir alan korkunç bir depremle bir olmuştur. El Hicr'de görülen Semud türü anıtlardan bir kaçına Akabe Körfezi kıyısında, Meyden'de ve Ürdün'ün Petra Vadisi'nde de rastlanmaktadır.

            Hicr harabelerine kabaca bakıldığında nüfusun o zamanlarda bile yaklaşık 500bin civarında olduğu tahmin edilmiştir. Hicaz'dan gelip Şam'a giden ticaret kervanları Semud Kavmi'nin arkeolojik harabeleri arasından geçmekteydi. Peygamber(SAV) Tebük seferinde bu harabeleri işaret ederek onlardan ibretli dersler çıkarılmasını, Hz. Salih'in dişi devesinin su içtiği kuyuyu göstererek, sahabelerinin de bu kuyudan su içmelerini ve bir tepedeki geçidi göstererek, devenin kuyudan su içmek için bu geçidi kullandığını anlatmıştır. Bu geçit günümüzde de Feccun Nâka (dişi devenin geçidi) olarak hala kullanılmaktadır. Ayrıca peygamber(SAV) Semud Kavmi'nin helak olduğu Hicr harabelerine gezinti yapmak isteyenleri bir araya toplayarak burasının Allah'ın cezasını başlarına geçirip helak ettiği bir kavmin arazisi olduğunu, bu yüzden buralardan olabildiğince nefret ederek, tiksinti duyarak geçilmesini, buranın eğlenilecek bir yer değil aksine hüzünlenecek ve ibretle dersler alınacak bir yer olduğunu belirterek insanlara tarihi harabelerin tarihi ziyaretleri sırasında takınılacak tavırların nasıl olması gerektiğini açıklamıştır.

            Kuran-ı Kerim nazil olmadan önce Arap hatipler Semud Kavmi'nden bahsetmiştir. Asur Levhaları'nda da adları sık sık geçen bu kavimden eski Yunan, Roma ve Mısır coğrafyacıları da söz etmişlerdir. Semud Kavmi'nin dağları ustalıkla yontarak üzerine köşkler yaptığından, bahçelerin ve pınarların içinde ekinler ve yumuşak tomurcuklu, göz alıcı hurmalıklar arasında yaşadığından bahsedilir. Özellikle tepe ve yamaçlarda oydukları taş evler harika mimarlık ve mühendislik özellikleriyle ünlü olup bugün bile büyük bir alana yayılmış durumdadır. Semud Kavmi'nin sahip olduğu görkemli sanat yapıları, özellikle taş oymacılığının tarih boyunca gelmiş geçmiş tüm toplumlardan ve hatta günümüzdekinden de çok daha üst seviyede olduğu, taş işçiliğinde oluşturdukları detaylarla çok ihtişamlı sanat eserleri inşa ettiği ortaya çıkmıştır. Bugünkü Ürdün sınırlarında yer alan Rum Vadisi (Petra Vadisi) 'nde bu kavmin taş işçiliğinin en güzel örneklerini görmek mümkündür.

            Kuran-ı Kerim'de Semud Kavmi'nden şöyle bahsedilmektedir: 'Semud Kavmi de gönderilen peygamberleri yalanladı. Hani onlara kardeşleri Salih: 'Sakınmaz mısınız? Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim artık Allah'tan korkup sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Siz burada güvenlik içinde mi bırakılacaksınız; bahçelerin, pınarların içinde ekinler ve yumuşak tomurcuklu can alıcı hurmalıklar arasında? Dağlardan da ustalıkla zevkli evler yontuyorsunuz artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin.  Ve ölçüsüzce davrananların emrine de itaat etmeyin. Öyle kimseler ki yeryüzünde bozgunculuk çıkarmakta ve dirlik düzenlik kurmamaktadırlar.' Bütün bunlara karşılık kavmi: 'Sen ancak büyülenmişlerdensin. Sen yalnızca bizim benzerimiz olan bir beşerden başkası da değilsin, eğer doğru söyleyenlerden isen bu durumda bir ayet (mucize) getir görelim.' dediler. Hz. Salih onlara dedi ki: 'İşte bu bir dişi devedir, su içme hakkı bir gün onundur, belli bir günün su içme hakkı da sizindir. Ona bir kötülükle dokunmayın, sonra büyük bir günün azabı sizi yakalar.' Sonunda onu yine de kestiler ancak pişman oldular. Böylece azap da onları yakaladı. Hiç şüphe yok ki bunda bir ayet vardı, ama onların çoğu iman etmiş değildirler. Ve hiç şüphe yok ki senin rabbin güçlü ve üstün olandır.' (Şuara, 141-159).

            Ad Kavmi'nin hazin akıbetinden sonra Semud Kavmi iktidar ve ihtişama ulaştı. Medeniyet alanındaki ilerleme açısında öncülerinin izlerini takip ettiler. Gün geçtikçe hayat standartları arttıkça arttı, buna karşılık insanlık standartları düştükçe düştü. Bir yanda ovalarda büyük binalar diker ve Hindistan'daki Ellora ve Acanta Mağaraları gibi tepelerden güzel güzel evler oyarlarken, öte yandan, putlara ibadet ediyorlar ülkelerini zulüm ve baskıyla kirletiyorlardı. İktidara ve başına en kötü adamları geliyordu. Bu yüzden Salih Peygamber'in (A.S.) Hak mesajı düşük sosyal katmanlara mensup yoksullara kabul görüyor ve yüksek sınıflara mensup olanlar kendisine inanmayı reddediyorlardı. Hâlbuki Hz. Salih'in kavmi, onun son derece dürüst, tam bir şahsiyet bütünlüğüne sahip olağan üstü yetenekte bir insan olduğunu kabul ve itiraf ediyorlardı. (Tefhim-ul Kuran, Cilt:4, Sayfa:53)

              Ad Kavmi medeniyetinin önde gelen özelliği nasıl yüksek sütunlu binalar yapmak idiyse, Semud Kavmi medeniyetinin eski kavimler arasında meşhur olmuş bulunan önde gelen özelliği de kayalarda evler oymalarıydı. Bu nedenle Fecr Suresi'nde Ad Kavmi'nden 'Sütunlar Sahibi' olarak söz edilirken, Semud Kavmi'nden de 'vadide kayalar oyanlar' diye söz edilmektedir. Bunlar hiç gerek olmadığı halde sırf servet, güç ve mimari hüner gösterisinde bulunmak için ovalarda köşkler de yaparlardı. Bu durum yoldan çıkmış insanların özelliğidir. İçlerindeki yoksullar barınak bulamazken, servet sahipleri güzel konutlar edinmekle kalmazlar bunların üstüne de debdebe ve gösteriş için anıtlar dikerlerdi. Yöneticileri de kötü bir yönetim tarzı sergileyerek ahlak sınırlarını aşmış, zulümleriyle haddi aşmışlardı.

            Hz. Salih Meyden halkını bu kötü durumdan kurtarmak için onlara sadece dini bir mesaj değil aynı zamanda siyasal, ekonomik, ahlaki ve kültürel alanlarda devrim niteliği taşıyan bir çağrı iletiyordu. Onlara, kötü yönetim sergileyen önderlerine itaat etmemelerini olumlu hayat tarzını bozan, ıslah yoluna gitmeyen bu kötü yöneticilere baş kaldırmalarını ve bir resul olarak kendisine itaat etmelerini, bunda hiçbir çıkarının olmadığını, bunu yapmadıkları takdirde korkunç bir azaba uğratılacaklarını ısrarla tekrarlıyordu. Onlar ise Hz. Salih'in Allah'ın elçisi olduğuna inanmıyor, onun da onlar gibi biri olduğunu, hiçbir farklılığının bulunmadığını ve iddiasında doğru ise kendilerine açık bir mucize getirmesini istiyor ve bundan sonra Allah tarafından gönderildiğine inanacaklarını söylüyorlardı. Bunun üzerine onların görmeye alışmadıkları olağanüstü bir dişi deve yaratıldı. Çünkü onun mucize olarak kabul edilebilmesi için harikulade bir yaradılışa sahip olması gerekiyordu. Kuran-ı Kerim'in birçok yerinde de bu devenin mucize niteliği taşıdığı belirtilmektedir. İsra Suresi'nde: 'Bizi ayetler (mucizeler) göndermekten alıkoyan şey, evvelkilerin onları yalanlamış olmasıdır. Semud'a açık bir mucize olarak dişi deveyi verdik. O yüzden kendilerine zulmettiler. Oysa biz o mucizeleri, yalnız korkutmak için göndeririz. Oyun ve eğlence olsun diye değil.'

            Hz. Salih, Semud'a: 'Kuyu ve pınarlarınızdan bir gün bu deve su içecek bir gün de sizin hayvanlarınız, bu sıra hiç bozulmayacak. Ayrıca onu serbest bırakacaksınız Allah'ın arzında otlayacak ona bir kötülük yapmayacaksınız.' diyerek onlara çok güçsüz gibi görünen haliyle tam bir meydan okuyordu. Onlar bu cesaretli ve açık meydan okuma karşısında deveye hemen dokunmadılar. Ama zamanla deveyi tüm kavim için bir sorun olarak görmeye ve ondan kurtulmanın yollarını aramaya başladılar. Nihayet ona tahammül edemeyip anlaşmayı bozdular ve deveyi bacaklarından keserek feci halde öldürdüler. Deve öldürülünce Hz. Salih: 'Yurdunuzda üç gün daha metalanın.' (Hud, 65) dedi. Bu zaman sona erince şafak vakti sıraları şoke edici bir patlama ve ardından şiddetli bir deprem tüm halkı bütünüyle helak etti. Sabahleyin bir çitin çevresinde hayvanlar tarafından çiğnenmiş kuru çalılar gibi cesetler oraya buraya saçılmış durumdaydı. Ne taştan köşkleri ne de kayalar içinde oyulmuş barınakları başlarına gelen felaketten kendilerini koruyamadı. Kuran-ı Kerim'de olay şöyle ifade edilmektedir: 'Üzerlerine tek bir sayha (korkunç bir ses, patlama) gönderdik; ağılcının (çitinin) kuru çalıları gibi saçıldılar.' (Kamer, 31). 'Kendilerini o sarsıntı yakaladı da, yurtlarında yüzüstü düşe kaldılar.' (Araf, 78). 'Sabaha girerlerken kendilerini o sayha yakaladı. Kazandıkları kendilerinden hiçbir şey savmadı.' (Hicr, 83-8dı4).                                                                                               

 

MEDYEN KAVMİ

         Medyen Kavmi M.Ö. 1500'lerde Kızıldeniz'in doğru sahilleri, Güney Filistin, Akabe Körfezi çevreleri ve Sina Yarımadası'nın bir bölümünde yaşamaktaydı. Medayin'de yaşayan Medyenler  ticaretle uğraşan büyük tüccarlar idi. Yerleşim merkezleri Kızıldeniz sahilinin takiben Mekke, Yemen ve Suriye ticaret yolu güzergahı ile Irak'tan Mısır'a giden yolun kesiştiği mevkilerde yer almıştır. Bunda dolayı Medyenler, Araplar arasında iyi bilinirdi. Helak olmalarından sonra bile Suriye ve Mısır'a giden ticaret kervanlarının yolları, onların arkeolojik kalıntıları arasından geçmesinden dolayı hatırlanırlardı. 

         Medyen ve Eyke halkının Hz. İbrahim'in 3. hanımı Katurah'tan olma oğlu Midiyan'ın soyundan geldikleri ve Midiyan'ın etkisi altına giren tüm bölge sakinlerine de 'Beni Medyen'  ya da 'Medyenoğulları',bunların oturduğu yerlere de Medyen bölgesi olduğu belirtilmektedir.  

Medyen ve Eyke halkının birbirlerine yakın ve ayrı yerlerde yaşayan ayrı Kavimle olduğu, ancak birkaç kuşak öncesinde ayrılan yakın akrabalık bağlarının olduğu belirtilmiştir. Meydenler Kuzey Arabistan ile

 

Güney Filistin arasındaki bölgede ve Kızıldeniz ile Akabe Körfezi kıyılarında yerleşmişlerdir. Başkentleri Akabe Körfezi'nin batı kıyısında yer alan Medyen şehri olup bu adla anılmışlardır. Katurah'ın diğer çocukları Kuzey Arabistan'dan Teyine, Tebük ve El-Ula arasındaki bölgede yerleşmişlerdir. Başkentleri Eyke (Tebük)'dir.

 Hz. Şuayib her iki Kavme'de aynı zamanda ve aynı mesajı iletmiş olup her iki kavmin hazin sonu da benzer şekilde gerçekleşmiştir. Bu kavimlere aynı peygamberlerin gönderilmesi, her iki kavminde aynı soydan gelmiş olmaları, aynı dili konuşmaları ve komşu bölgelerde yaşıyor olmaları gibi nedenlerle açıklanabilir.

  Bu iki akraba kavimin en önemli özelliklerinden biri de çekirdekten yetişme ticaret erbabı olmalarıdır. Ancak bu meziyetlerini menfi yönde kullanarak kötü bir ticari hayat, sosyal ve ahlaki düşüklük içersinde ortaya koydular. Kitab-ı Mukaddes'e göre bunlar Baal-Peo'ya taparlardı.İsrail oğulları Mısır'dan çıkıp bunların bölgelerine girince aynı put perestik ve zina hastalığndan etkilenmişlerdi. Bu kavimler biri Yemen ile Suriye'yi, diğeri ise İran Körfezi ile Mısır'ı birleştiren iki uluslar arası ticaret yolu üzerinde birleşmiş bulunuyorlardı. Bu avantajlı durumları nedeni ile, büyük ölçüde yol kesiciliğine (eşkiyacılığa) başlamışlardır. Ağır haraçlar edemedikçe hiçbir kervanın bölgeden geçmesine izin vermiyorlardı. Bu yüzden ticaret yollarının bir hayli tehlikeli hale getirmişlerdi. Hz. Şuayib'in uyarısına yol açan bu yol kesicilikleri Kur-an'da şöyle geçmektedir. 'Tehdit ederek ve o'na inananları Allah yolundan alıkoyup eğriliğini isteyerek her yolun başına oturmayın. (A'raf, 86) .

                Önceleri İsrail kavmi gibi Müslüman olan Medyenler Hz. Şuayb'in peygamberliği zamanında bu inançlarından sapmış, şirke ve ahlaksızlığa düçar olmuşlardır. Hz. Şuayb, şirk ve ahlaksızlıklarının düzeltilmesi için onları uyarmış, ancak onlar her halukarda inananlar olduğunu ve bununla da övündüklerini belirtiyorlardı. Bu durum Kur'an-ı Kerim'de şöyle ifade edilmektedir: ' Medyen halkına da kardeşleri Şuayb'ı  gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim, Allah'a ibadet edin, sizin Ondan başka ilahınız yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın gerçekten ben sizi çepçevre kuşatacak  olan bir günün azabından korkuyorum. Ey kavmim, ölçüyü ve tartıyı, adaleti gözeterek tam tutun ve insanların eşyasını değerden düşürüp eksiltmeyin ve yeryüzünde bozgunculuk olarak karşılıklı çıkarmayın. Eğer müminseniz Allah'ın bıraktığı helal işlerden olan kazanç sizin için daha hayırlıdır. Ben, sizin üzerinizde bir gözetleyici değilim.' ( Hud, 84-85-86)

            Hz. Şuayb Arapça'yı fasih ve beliğ bir şekilde konuşan, tesirli ve hikmet dolu nutuklar veren bu özellikleriyle de Peygamber (S.A.V) tarafından 'Hatibul Enbiya yani peygamberlerin hatibi olarak ünvanlandırılmıştır.

            Nasıl ki Lut kavminde livata (homoseksüellik) fiili yaygın hale gelmişse, Medyen  kavminde de eksik ölçüp tartma illeti yaygın hale gelmişti. İnsanlar mal aldıkları zaman ölçü ve tartıyı tam olarak veya fazlasıyla yaparlar, fakat insanlara insanlara mal sattıkları zaman ölçü ve tartıyı eksik olarak gerçekleştirirlerdi. Medyen halkının ileri gelenleri 'eğer doğruluk, dürüstlük, ahlak ve iyilik gibi hususları temel ilkeler olarak kabul edersek ve uygularsak tümüyle mahvoluruz. Ticaretimizi doğruluk ve dürüstlük içinde yaparsak ticaretimiz büyümez ve gelişmez. En önemli kervanların geçiş noktası olan şu stratejik konumumuzdan yararlanmayız. Böylece de bölgedeki hakimiyet ve etkinliğimiz sona erer diyorlardı.   

 Aynı tavır Hak'tan ayrılan bütün zalim topluluklarda görülmüştür. Mekke müşriklerinde de bariz bir şekilde bu düşünce hakim idi. Günümüz dünyasında da kuvveti üstün tutan ve bunu hak sahibi olarak gören toplumlarda bu haksız ve zalimce düşünce hakimdir. Yalan, hile aldatma, talan, karaborsa, faiz ve fırsatçılık gibi ahlaksızlıklara başvurmadan ticaret,siyaset ve diğer dünya işlerinin yürütülmesinin imkansız olduğu düşüncesi tarih boyunca çökmüş ve iflas etmiş bütün toplumların ortak görüşü olagelmiştir.'

   Özellikle şirk ve ticari ahlaksızlıkları gibi iki önemli büyük günahları bakımından kavmin ıslah etmek için yaptığı uyarıları dikkate almayan kavmini Hz. Şuayb, Kendilerinden öncekileri helak eden felaketlerin kendilerini de yakalayacağını söylemiştir. Hatta çok yakınlarında ve çok da kısa sayılabilecek bir süre önce Lut Kavmi'nin başına gelenleri onlara örnek olarak hatırlatmıştır.

     Gerçekten de Lut ve Medyen kavimlerinin yaşadıkları yer ve zaman incelendiğinde, bir birine çok yakın zaman ve mekanlarda hayat sürdürdükleri görülür. Bu iki kavim takriben 600 yıl gibi kısa sayılabilecek bir ara ile bir birine komşu olan bir bölgede yaşamışlardır. Lut kavmi yaşadığı Ölüdeniz (Lut Gölü) ile Medyen ve Eyke halkının yaşadığı Akabe Körfezi ve Kızıldeniz'in doğu bölgeleri arasında sadece birkaç yüz kilometrelik bir mesafe vardır.

      Medyen halkı yukarıda bahsedilen gayrimeşru haksız ve çirkin tutumlarını sürdürmekle ısrarlı görünüyorlardı. Üstelik bu kötülüklerini savunuyor, benimsiyorlardı. Kur'an-ı Kerimde bu diyalog şu şekilde geçmektedir: Dediler ki ey Şuayb senin namazın atalarımızın yaptığı şeyleri bırakmamızı ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi emretmektedir. Çünkü sen, gerçekten yumuşak huylu, aklı başında reşit bir adamsın!

      Dedi ki: Ey kavmim görüşünüz nedir, söyler misiniz? Ya ben Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem ve o da beni kendisinden güzel bir rızık ile rızıklandırmışsa? Ben size yasakladığım şeylere kendim sahiplenmek suretiyle size ayları düşmek istemiyorum. Benim istediğim gücüm oranında yalnızca ıslah etmektir. Benim başarım ancak Allah iledir. O'na tevekkül ettim ve o'na içten yönelip dönerim. Ey kavmim, bana karşı gelişiniz, sakın Nuh Kavmi'ni ya da Hut Kavmi'nin veya Salih Kavmi'nin başlarına gelenlerin bir benzerini size de isabet ettirmesin.Üstelik Lut Kavmi size pek uzak değil.(Hut, 87-89).

      Dediler ki: Ey Şuayb senin söylediklerinin çoğunu biz kavrayıp anlamıyoruz. Doğrusu biz seni içimizde zayıf da görüyoruz. Eğer yakın çevren olmasaydı, gerçekten biz seni taşa tutar öldürürdük. Sen bize karşı güçlü ve üstün değilsin.  

                  Dedi ki ' ey kavmim, size benim yakın çevrem Allah'tan daha mı üstündür ki, o'nu arkanızda unutuvermiş önemsiz bir şey edindiniz. Şüphesiz benim Rabbim yapmakta olduklarımızı sarıp kuşatandır. Ey kavmim, bütün yapabileceklerinizi yapın; kuşku yok bende yapacağım. Kime aşağılatıcı azap gelecek ve yalancı kimdir yakında bileceksiniz. Siz  gözetip durun, bende sizinle birlikte gözetleyeceğim (Hut, 89-93)

       Medyen Kavmi'nin ceza günü gelip çattığında şiddetli bir depremle sarsıldılar. Büyük bir çığlığa tutuldular. Yerlerinde diz üstü çökmüş, hareketsiz bir durumda kuruyup kaldılar. Yine Kur'an-ı Kerim'de: 'Emrimiz geldiği zaman, tarafımızdan bir rahmetle Şuayb'ı ve onunla birlikte iman edenleri kurtardık; o zulme sapanları dayanılmaz bir ses sarıverdi de kendi yurtlarında diz üstü çökmüş olarak sabahladılar. Sanki orada hiç refah içinde yaşamamışlar gibi, haberiniz olsun, Semud halkına nasıl bir uzaklık verildiyse Medyen halkına da Allah'ın rahmetinden öyle bir uzaklık verildi. (Hud, 94-95).

Sanki orada hiç yaşamamış olduklarından bahsedilmesi ise, onların Hz. Şuayb'a ve kendisine inananlara mutlaka memleketlerinden çıkaracaklarını söylemelerine bir nesbet olarak düşünülmektedir. (Araf, 92). Medyen'nin tümüyle yerle bir edilişi, komşu halkları arasından uzun bir süre darbı mesel konusu olmuştur.

Eyke haklı ile Hz. Şuayb arasındaki diyalog da Kurân-ı Kerim de şu şekilde geçmektedir: 'Eyke halkı da gönderilen peygamberi yalanladı. Hani onlara Şuayb: 'Sakınmaz mısınız?' gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim. Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden ücret istemiyorum; benim ücretim yalnızca Alemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam tutun ve eksiltenlerden olmayın. Dosdoğru olan terazi ile tartın. İnsanların eşyasını değerden düşürüp eksiltmeyin ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın. Sizi önceki yaratılmışları yaratandan korkup sakının!

Dediler ki: Rabbim, yapmakta olduklarınızı daha iyi bilmektedir. Sonunda onu yalanladılar, böylece onları o gölgelik gününün azabı yakaladı. Gerçekten o büyük bir günün azabıydı. (Şuara, 176-189). Bu azabın ayrıntılarını ve Kur'an'da ne de sahih hadislerde bulmak mümkün değildir. Ancak metinden öğrendiğimiz şudur: Bu halk gökten bir azap isteğinde bulununca Allah kendilerine bir kubbe gibi üzerlerini örten bir bulut gönderdi ve sürekli yağış azabıyla hepsi helak oluncaya kadar bulur üzerlerinde kaldı. Medyenlilere gönderilen azabın mahiyetinin Eykelilere gönderilenden farklı olduğunu Kur'an açıkça belirtmektedir. Eykeliler gölge azabıyla helak edilirken Medyelilere gelen azap korkunç bir deprem şeklinde idi. (Mevdudi, Tefhimul Kur'an, C:4, S:67).

 

SEBE KAVMİ

 

M.Ö. 1100, M.S.450 tarihlerinde Güney Arabistan'da en parlak dönemini geçiren Sebe Kavmi'nin asıl yurdu Yemen'dir. Büyük kabileleri içine alan bu büyük Güney Arabistan kavmi, Hz. Peygamber zamanında yaşayan Kinde, Himyer, Ezr, Eşariyin, Mezhic, Enmar, Kesam, Becile, Amile, Cüzam, Lahm ve Gussan gibi kabilelerin de atalarıdır.

Çok geniş topraklarda uzun yıllar hakimiyet kurmuş olan Sebe başkentleri olan Marib olmak üzere Guraya sefer yapan Roma İmparatorluğu'nu ağır bir yenilgiye uğratacak kadar güçlü bir devlet kurmuşlardır. Ur kitabelerinde 'Sebum' diye bahsedilen Sebelilerden Babil, Asur kitabelerinde, Kitab-ı Mukaddes'te, Yunan ve Roma kaynaklarında da bahsedilmektedir. Davut ve Süleyman peygamber zamanında Sebeliler zenginlikleriyle dünyaca meşhur bir kavim olarak dikkati çekmişlerdir. Başlangıçta Güneş'e tapan Sebeliler daha sonra kraliçeleri Belkıs'ın Hz. Süleyman zamanında imana gelmesiyle (M.Ö. 965-926) çoğu Müslüman olan Sebebiler zamanla tekrar çok tanrılı inanca yönelmişlerdir.

Kur'an-ı Kerim'de Sebelilerin güçlü ve yenilmez ordulara, zengin ekonomik kaynaklara, çok önemli ticaret yollarının kontrolüne, alışverişli coğrafi konuma ve özellikle de elverişli bir ikliminden ziyade oluşturdukları sulama teknikleriyle çok verimli bir zirai hayata sahip oldukları belirtilmektedir. Sebe halkının zenginliği ile olarak çeşitli kaynaklar çarpıcı bilgiler verirler. Yunanlar ve Romalılar bu kavmin efsanevi zenginliklerini duyup kıskanırlardır. Strabe, Sebelilerin altın ve gümüş kaplar kullandığını, evlerinin tavanları, duvar ve kapılarının fildişi, altın, gümüş ve değerli taşlarla süslü olduğunu söylemiştir. Pliny Romanın ve İran'ın bütün zenginliklerini Sebelilerin eline aktığını onların dünyanın en zengin halkı olduğunu, yurtlarının verimli topraklar, bahçeler, bitkiler ve hayvanlarla dolu olduğunu belirtir. Artemidorus ise; bu insanların lüks içinde yüzdüğünü, yakacak olarak tarçın ağacı ve başka güzel kokulu ağaçlar kullandığından bahsetmiştir. O tarihe kadar ilk defa Sebelilerin bir gökdelen inşa ettikleri, Saha'da bir tepenin üzerinde inşa edilen Gumdan Kalesi denilen bu gökdelene arap tarihçilerine göre yirmi katı vardı ve her katı otuz altı fit yüksekliğindeydi.

Zenginliklerini özellikle tarım ve ticarete borçlu olan Sebeliler tarımlarını daha önce Babil hariç hiçbir yerde bilinmeyen bir sulama sistemi ile geliştirilmişlerdir. Ülkelerinde doğal akarsular yoktu. Yağmurlu mevsimlerde tepecikler arasında inşa ettikleri setler sayesinde küçük gölcüklerde su toplar ve ülkenin her tarafında yapılan bu gölcüklerden tarlalarına su toplar ve ülkenin her tarafında yapılan bu gölcüklerden tarlalarına su taşımak için kanallar inşa ederlerdi. Kur'an da da bahsedilğidi gibi, bu şekilde bütün ülkeyi verimli bir bahçe haline getirmişlerdi. En büyük su depoları da Marib yakınlarında Cebel Bellek'in girişine inşa edilen baraj sayesinde biriken göldü. Bu baraj 16m yüksekliğinde, 60m genişliğinde ve 620m uzunluğunda olup  Marib Barajı adı verilen bu setin, büyük bir sulama kapasitesine sahip olması sayesinde topraklarından önemli ölçüde ürün elde etmiş, alabildiğine yeşillik alanlara sahip olmuş, ekonomik açıdan o zaman en büyük süper güçlerinden biri haline gelmişlerdi.

Allah Sebelilere ticari faaliyetleriyle ilgili olarak da yararlanabilecekleri çok avantajlı bir coğrafi konum bahsetmişti. Doğu ile batı arasındaki ticaret araçlarını bin yıldan fazla tekellerinde tuttular. Limanlarına Çin den İpek, Endonezya ve Malabar'dan baharatlar, Hindistan'dan dokuma ve kılıçlar, Güney Afrika'dan zenci köleler maymunlar, devekuşu tüyleri fildişi gibi kaynaklar geliyordu. Bu malları Roma ve Yunanistan'a nakletmek için Mısır ve Suriyeli tacirlere satıyorlardı. Ayrıca Sebeliler Mısır, Suriye, Roma ve Yunanistan'da büyük revaç bulan buhur, anber, mür ve daha birçok parfümler üretip satıyorlardı.

Sebeliler zamanının uluslar arası öneme sahip iki önemli ticaret yolu olan kara ve deniz ticaret yollarını uzun süre kontrolleri altında tutmuşlardı. Özellikle deniz ticaret yoluna bin yıldan fazla egemen oldular. Kızıldeniz'in esrarengiz muson rüzgarlarını, dalgalarını, kayalıklarını, emin limanlarını sadece Sebeliler biliyorlardı. O zamanlar hiçbir kavim bu tehlikeli sularda denizcilik yapmaya cesaret edemiyordu. Bu deniz yoluyla Sebeliler gelen ticaret mallarını Ürdün ve Mısır limanlarına ulaştırıyorlardı.

Ayrıca Aden ve Hadramevt'den gelen karayolları Mearib'de birleşerek oradan da Mekke, Cidde, Yesrib, El-Ula, tebuk ve Eyke'den Petra'ya ulaşıyordu. Kur'an da da belirtildiği gibi Yemen'den Suriye'ye kadar uzanan bu yol boyunca ticaret kervanlarının gece ve gündüz uğradığı birçok Sebe kolonisi kurulmuştur. Bu kolonilerin kalıntılarına ve Sebe, Himyeri kitabelerine bugün de bu antik yol üzerinde rastlamak mümkündür.

Sebeliler Allah kendilerine nimetleri bol bol ihsan ettiği sürece bolluk ve eğlence içinde yaşadılar. Fakat nankörlükte bütün sınırları aştılar. Allah'tan uzaklaşıp birçok tanrılar edindiler, onlar adına tapınaklar yapıp kurbanlar kestiler. Yurtları önce Habeşiler tarafından işgal edildi. (M.S. 340). Daha sonra M.S. 250'de barajlarının en büyüğü olan Mearib' de çatlaklar oluştu. Sonra boşalan barajın oluşturduğu müthiş sel büyük bir felakete yol açtı. Bu sel o zamana kadar görülmemiş harika sulama kanallarını ve verimli tarım arazilerini tarumar etti. 'Arim Seli' adı verilen bu felaket Sebelilerin tüm zenginliklerini silip süpürdü. Kur'an da da adı geçen 'Arim' kelimesinin anlamı baraj veya settir. Arim seli olarak geçen 'Seyl-ül Arim' ifadesi de muhtemelen barajın yıkılmasıyla oluşan büyük seli belirtmektedir.

Kur'an-ı Kerim'de olay şu şekilde ifade edilmektedir: 'Andolsun Sebe halkının oturduğu yerlerde de bir ayet vardır. Evleri sağdan ve soldan iki bahçeliydi. Onlara demiştik ki; Rabbinizin rızkından yiyin için O'na şükredin. Güzel bir şehir ve bağışlayan bir Rabbiniz var. Ancak onlar yüz çevirdiler. Böylece biz de onlara Arim selini gönderdik. Ve onların iki bahçesini buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde az bir şey de Sedir ağacı olan iki bahçeye dönüştürdük. Böylelikle nankörlük etmeleri dolayısıyla onları cezalandırdık. Biz nimete nankörlük edenden başkasını cezalandırır mıyız?' (Sebe, 15-17).

Allah'ın rızasına uygun yaşamadıkları ve kendilerine verilen onca nimetlere şükretmediklerinden dolayı yıkılan baraj bütün yerleşmelerinin sular altında kalmasına ve zamanla kuruyarak bölgede büyük bir çölleşme yaşanmasına neden olmuştur. Bu sel ile çok büyük bir ekonomik kayba uğrayan Sebe halkı geçmiş günlerdeki zenginliğini ve ihtişamını tamamen kaybettiklerinden dolayı, birbirinden ayrılarak Mekke, Suriye ve Kuzey Arabistan'a fakir ve yoksul durumda göç ettiler. Kendilerine verilen büyük zenginlikler içerisinde şımarıp azamet gösterisinde bulundular. Oysa pek çok insan topluluğunun özendikleri ve onların yerinde olmak istedikleri Sebe halkı Allah'ın vermiş olduğu azap ile Kur'an'da da belirtildiği gibi bir zaman sonra efsanelere konu olan bir kavim haline geldiler. Sebe Suresi 19. ayette; 'böylece biz de onları efsanelere konu olan bir halk kıldık ve onları darmadağın edip dağıttık. Şüphesiz bunda sabreden ve çok şükreden herkes için gerçekten ayetler vardır. (Sebe, 19).

İster geçmişte ve isterse günümüzdeki medeniyetlerde sahip olunan imkanların Allah tarafından kendilerine bahşedildiğinin fark edemeyen kişiler ve toplumlar, insanlık tarihi boyunca aşırılılıkları, şımarıklıkları, zulümleri küfür ve isyanları sebebiyle helak olmuşlardır. İşte kendilerine verilen pek çok imkanın, bizzat kendilerinin sahip olduğunu ve kendi hakları olduğunu iddia ederek haddini aşan ve şükretmeyip nankörlük eden ve yaratıcıları olan Rablerinin razı olacağı şekilde yaşamayı bırakıp nefisleri ve şeytanlarının peşine takılan herkesin, aynen Sebe halkı gibi bir anda her şeyini kaybeden bir azap ile karşılaşmaları her zaman kuvvetle muhtemeldir.

 

NUH KAVMİ

 

Kur'an'a göre Hz. Nuh, Hz. Adem'in takip ettiği ve zürriyetini bizzat öğrettiği 'Hak Yolu' ilk defa tahrip eden kendi kavmine peygamber olarak gönderilmiştir. Kur'an ve İncil'deki bilgilerden Hz. Nuh'un kavminin bugünkü Irak'da yaşamış olduğu anlaşılmaktadır. Eski Babiller'e ait arkeolojik kazılara ortaya çıkan levhalarda da bu bilgiye ulaşılmıştır. Bu levhalar Kur'an ve İncil'de nakledilen kıssalara benzer kıssayı anlatır ve olay yerini Musul'a yakın bir mevki olduğunu belirtir.

Nuh tufanının yeryüzünün tamamında mı yoksa belirli bir bölgesinde mi meydana geldiği çok tartışılmış ve bu soru günümüzde bile tam olarak kesinlikle kazanmış değildir. Kitab-ı Mukaddese göre tüm yeryüzünde gerçekleştiği belirtilen tufan hakkında Kur'an-ı Kerim'de açık bir ifade yoktur. Ancak tufandan geriye kalanları tüm insanlığın selefleri olarak zikretmektedir. Arkeolojik ve jeolojik araştırmalar Fırat ve Dicle nehirleri arasında ve çevrelerinde çok büyük bir tufanın yaşandığını gösteren kesin deliller mevcuttur. Buna karşılık yeryüzünün diğer bölgelerin de tufanın dünya çapında olduğunu kanıtlayacak delillere rastlanmamıştır. Ama dünyanın hemen hemen her tarafında bir zamanlar büyük bir tufanın koptuğu yolunda rivayetler vardır. Bu durum Hz. Nuh zamanında yeryüzünün yerleşim bölgesinin (veya o zamanın şartlarında varlığı kesin olarak bilinen tek yerleşim alanının) Hz. Nuh'un yaşamış olduğu Mezopotamya ve çevreleri olduğu görüşünü kuvvetlendirmektedir. Eğer bu görüş doğruysa, insanlığın atalarının bir zamanlar yeryüzünün belirli bir bölgesinde yaşıyor olmaları gerekir. O zaman tufandan sonra gemide kalanlar, gemi karaya oturduktan sonra yeryüzünün çeşitli yerlerine dağılmış ve tufana dair rivayetleri de beraberinde götürmüş oluyorlar.

Nuh'un gemisi ile ilgili olarak çok çeşitli rivayetler ortaya atılmıştır. Kürt ve Ermeni rivayetleri Nuh'un gemisinin Musul yakınlarında bir yerde karaya oturduğunu söyler. Bu hikayeler aynı zamanda Ağrı dağı civarı ve buralardaki kalıntılara da işaret eder. Nahçivan yerlileri şehrin Nuh peygamber tarafından kurulmuş olduğunu iddia ederler. Eski Yunan, Mısır, Hint ve Çin edebiyatlarında da Hz. Nuh'un kıssasına benzer rivayetler vardır. Bunların dışında çok eskilerden beri Burma, Malaya, Doğu Hint Adaları, Avustralya, Yeni Gine, Avrupa ve Amerika'nın çeşitli bölgelerinde anlatıla gelmiş çeşitli rivayetler de o kıssaya çok benzemektedir. Bütün bunlar bu kıssanın, Hz. Adem'in tüm çocuklarının dünyanın dört bir yanına daha dağılmadan önce hep beraber aynı bölgede geçirdikleri dönemle alakalı olduğunu gösterir. Bundan dolayı kendi tasavvurlarıyla karışmış ve olayın gerçek hikayesini unutmuş olmalarına rağmen, her milletin kendi tarihlerinde tufanla ilgili atıflara rastlamak mümkündür.

Yine Kur'an-ı Kerim'e göre gemi eskiden Cezire-i İbni Ömer olarak adlandırılan, bugünkü Cizre yakınlarındaki Cudi dağının üzerine oturmuştur. Birçok tarihi kaynak da bunu doğrulamaktadır. M.Ö. 250 yıllarında yaşamış Babil kentinin dini lideri Berasus Keldanilerle ilgili olan tarihi kaynakta geminin Cudi dağı üzerine oturduğunu, Aristo'nun öğrencisi Abydenus da bu rivayeti teyid etmiştir. Hatta kendi çağındaki birçok Iraklı'nın geminin parçalarına sahip oldukları ve bu parçaları batırdıkları suları da hastalarına şifalı su olarak içirdiklerini yazmıştır.

Nuh kavmi tevhid inancını bırakıp putlara tapıyorlardı. Hz. Nuh onlara 950 yıl boyunca putları bırakıp tek olan Allah'a ibadet etmeleri konusunda uyarılarda bulundu. Onun bu davetini kabul etmedikleri gibi tevhid inancından daha da uzaklaştılar. Hz. Adem'in zürriyetine bizzat öğrettiği hak yolu ilk defa tahrip eden Nuh kavmi olmuştur. Allah'ın varlığını inkâr eden ve şirke bulaşan bu kavim Allah'a başka ortaklar koşmuş ve onları Allah'la beraber tapınmaya değer bulmuşlardır. Bu temel sapış onları diğer bazı kötülüklere sevk etmiştir. Uyduruk sahte tanrıları temsil eden özel bir sınıf ortaya çıkmıştır. Bu sınıf toplumun dini, siyasi ve ekonomik gücünü ele geçirmiş ve halk arasında sınıflaşmalara sebep olmuştur. Sonuçta fesad, kargaşa, zulüm, ahlaksızlık aldı yürüdü. İnsanlık aşağıların aşağısına sürüklendi.

Bu kötü duruma düşen kavmini uzun bir zaman bütün gücünü harcayarak ihya etmeye çalışan Hz. Nuh, üstün bir hikmet ve sabırla istenen ıslahatı yapmaya devam etti. Fakat o alçak sınıf, tüm halkı öyle hilekârca aldatıyordu ki, Hz. Nuh'un bütün gayretleri boşa çıkıyordu. Onların ıslah edilmelerinden artık hiçbir umut kalmadığı zaman Hz. Nuh Allah'a dua ederek şöyle dedi: 'Ey Rabbim! Bir tane dahi olsa bu inkârcılardan, hiçbirini yeryüzünde bırakma! Çünkü onlardan herhangi birini hayatta bırakırsan, o yine senin kullarını saptırır ve sadece facir ve kafir nesiller doğurur.' demiştir.

Hz. Nuh'un kavmine, 'Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Ben size gelece olan acıklı bir günün azabından korkmaktayım.' Demesine karşılık onlar: 'Biz seni yalnızca bizim gibi bir beşerden başkası görmüyoruz. Sana sığ görüşlü olan en aşağılıklarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz ve sizin bize bir üstünlüğünüze de görmüyoruz. Aksine biz sizi yalancılar sanıyoruz.' dediler. Hz. Nuh onlardan farklı bir yapıya sahip olmadığını, ancak Allah'ın ona ilim ve amelin doğru yolunu g

Gökdere Köyü web sayfasıdır © 2009.